2020 yılının ilk aylarında çok büyük bir hastalık sardı dünyayı; beklenmedik, korkutucu, ölümcül. Mart ayının ortalarından beri hepimiz evlerimizde karantinada kaldık bir süre, şimdilerse ise yavaş yavaş yeniden dünyaya açılmaya başlıyoruz. Dünyanın iyileşmesini, toparlanmasını, bizi yeniden kabul etmesini bekliyoruz. Aynı birçok hastalık gibi bu da hiç beklemediğimiz bir anda geldi ve tüm gerçekliğimiz oluverdi.
Varoluşçu filozoflardan Merleau Ponty (1945) bazen iyileşebilmek için tek çarenin hastalanmak olduğunu söyler. Bedensel semptomları ise kendimize sağır olmamızın bir sonucu ve tortulaşmaların en büyüğü olarak yorumlar. Biz kendimizi duymaktan uzaklaştıkça, duygularımızı deneyimleyemedikçe, adlandıramadıkça bedensel semptomların tabiri caizse bağırmaya başladığından bahseder. Bedensel semptomlar bağırmaya başladığındaysa bazen tek gerçekliğimizin ona dönüşmesinden başka seçeneğimiz kalmaz. “İyileşmek” için tek çarenin hastalanmak olduğu bir noktada bakmadığımız, görmekten kaçtığımız, bastırdığımız şeyler çok daha şiddetli bir şekilde bize geri döner ve işte o zaman tek bakabildiğimiz, gözümüzün gördüğü tek yer bedenimiz, hastalığımız olur birdenbire.
Heidegger (1927) ise Dasein’in fiziksel varlığı (Leiblichkeit) aracılığıyla dünyada var olduğunu söyler. Bedenimiz bu dünyada var oluşumuzu temsil eden fiziksel gerçekliğimizdir ve onun aracılığı ile dünyayı algılarız, deneyimleriz (Merleau-Ponty, 1945). Otantik varoluşlar olabilmek için onunla yakından temas etmeye; temasımızı kaybettiğimiz ve bu kayboluşun çok derinleştiği noktada da “hastalanmaya” mecburuzdur.
Sanki şu an yaşadığımız süreç de kendimize, yaşadığımız dünyaya, hayatlarımıza dair böyle bir mesaj taşıyor. Biz ezbere, görmezden gelerek ve hoyratça yaşayıp tüketirken; dünyamıza, çevremize ve bize ne olduğunu da pek fazla umursamazken aslında tortulaşmaların en büyüğünü meydana getirmişiz gibi. Kendi bedenlerinin çağrısını duymayan ve bir noktada hastalanıp durmak zorunda kalan herkes gibi, biz de yabancılaştığımız ve çağrısını duymadığımız dünyanın hastalanışına şahit olduk. Şimdi ise tıpkı hastalandığında yatak döşek yatmak zorunda kalan, kıpırdayamayan ve gözü hastalığından başka bir şey görmeyen bir insan gibi kendi fiziksel dünyalarımıza, evlerimize hapsolarak ekranlardan hastalığın seyrini izliyoruz.
En başından bugüne kadar pandemi sürecinin birçoğumuzu getirdiği yere bakarsak eğer, en azından benim çevremde gördüğüm, ne mutlu ki, sorgulamaya başladığımız, içimize dönüp baktığımız, farkına vardığımız ve sonrası için hayatlarımızda bazı değişiklikler yapmayı planladığımız bir yer. Hastalık kendimizden ve dünyamızdan uzaklaştığımız, tortulaştığımız bir noktadan umuyorum ki bizi daha otantik ve kendimize daha yakın bir yere çekebilir.
Varoluşçu düşünceye baktığımızda ise bunun da iki uçlu bir yere gidebileceğini görüyoruz. Merleau Ponty hastalıktan bahsederken iyileşme sürecine de vurgu yapıyor (1945). Tortulaşma çok büyük olduğunda aynı şimdi hastalıkla beraber herkesin biraz daha kendine yakınlaştığı, ama tam olarak bunları gerçekleştirebilmek için iyileşmeyi beklediği gibi, hastalıkla gelen kendimize yakınlaşma arzusunun tam anlamıyla ancak iyileştikten sonra gerçekleşebileceğini söylüyor. İyileşmenin kişiyi canlandırıcı bir sürece sokabileceğini, bir şeylerin doğmasına vesile olabileceğini belirtiyor. Yine de bunun nihai son ve çözüm olmadığını, iyileşme sonrası için de bizi iki yolun beklediğini ekliyor: ya kendimizi yeniden unutup tortulaşmaya bırakabiliriz ya da kendimizi keşfetmeye devam edip bir denge kurabiliriz. Her şey eskiye döndüğünde ve hastalık kaybolduğunda, gerçekten otantikliğe doğru bir yola çıkmak bir seçenek olurken, olan biteni unutmak ve yeniden görmezden gelmek de bir diğer yol olacak. Tabii tortulaşma kendini yeniden bir hastalık olarak ortaya çıkarana kadar.
Kaynakça
Heidegger, M. (1927) Being and Time. Trans. John Macquarrie and Edward Robinson. New York: Harper & Row. Print.
Merleau-Ponty, M. (1945). Phenomenology of Perception. doi:10.4324/9780203981139
Kadınlık deneyimi ve kadına bakış her çağda, her toplumda birbirinden az çok farklılaşsa da kadın olmak ve kadın bedeni uzun yıllardır önemli bir meseledir. Herkesin kadına dair bir fikri, beğeniriz beğenmeyiz, kadını zihninde yerleştirdiği bir yer ve bu yere bağlı olarak kadından bazı beklentileri vardır. Tabii durum erkeklik için de çok farklı değildir. Kadının yerleştirildiği yer ister istemez erkeğe de bir yer ve bazı roller biçilmesine neden olur. Bu yazıda varoluşçu filozof Simone de Beauvoir’in bu bağlamda cinsiyetler ve temelde de kadınlık üzerine söylediklerine yer vererek meseleyi ele almaya çalışacağım.
İkinci Cinsiyet (1949) kitabında Simone de Beauvoir cinsiyetler arasındaki asimetriye varoluşsal kırılma yaratması bağlamında dikkat çeker. Ataerkil toplumun kadın bedenini nesnelleştirirken (la chair), erkek bedenini eylemde bulanan, “yaşayan” bir beden, bir özne (le corps) olarak tanımlamasını eleştirir. Beauvoir erkeğin kadını “öteki” yaptığını, bu durumun ise ataerkil mitler olan “doğa ana” vb. kavramlardan beslendiğini, dolayısıyla kadının “kendisi için beden” vs. “başkası için beden” olarak bütünlüklü şekilde var olması gerekirken, tamamen “başkası için varlık/ beden” haline gelerek varoluşunun bölündüğünü söyler.
Kadın vücudunun bu kadar nesneleştirilmesi ve pasifleştirilmesi, erkek vücuduna da özne olduğu kadar aynı zamanda nesne olduğunu unutturmuş ve sanki erkek bedeni insan olmanın fiziksel koşullarından, kısıtlılıklarımdan azadeymiş gibi düşünülmeye başlanmıştır. Beauvoir ataerkil bir toplumda büyüyen bir kadının ne dünyaya karşı aktif bir duruş sergilemesine ne de bireyselliğini gerçekleştirebileceği bir faaliyette bulunmasına izin verilmeyeceğine ve kadının kaderinin bu olduğuna inanılacağından bahseder. Sonuç olarak, kadın daima kendi bedeni, kendi arzuları ve bireyselliği ile insanoğlunun çıkarları arasında bir çatışma nesnesi haline gelir (Tiukalo, 2012).
Kadının erkek egemen toplum tarafından “öteki” olarak görüldüğünü söyleyen Beauvoir, öteki olmanın kadını nesneleştirdiğinden bahseder. Sürekli nesne pozisyonunda olmak demek ise kullanıma hazır olmak demektir. Beauvoir (1949, s.280) kadının erkekten farklı olarak çocukluk çağından itibaren nasıl nesneleştirildiğini şöyle ifade eder:
“Erkeğin yaşamı öğrenmesi dış dünyaya doğru serbest bir açılımla olur; diğer erkeklerle uyum ve bağımsızlık içinde yarışır, kızları puanlar. Ağaçlara tırmanır, arkadaşlarıyla kavga eder, sert oyunlar oynar, vücudu doğaya hükmetmenin bir aracı ve savaşmak için bir silahtır. Cinsiyetinden olduğu gibi kaslarından da gurur duyar; oyunlarda, sporlarda, dövüşlerde, meydan okumalarda, güç denemelerinde, gücünü dengeli bir şekilde deneyimler. Aynı zamanda şiddet içeren dersler de alır; küçük yaşlardan itibaren darbeler almayı, acı çekmeyi, gözyaşlarını tutmayı öğrenir. Taahhüt eder, icat eder, cüret eder. Kadınlar ise tam tersine, en başından beri, özerk deneyimi ile nesnel benliği yani ‘öteki olma’ hali arasında bir çatışma yaşar. Oyuncak bir bebek gibi muamele görür ve özgürlüğü reddedilir. Böylece bir kısır döngü oluşur; dünyayı anlama, kavrama ve keşfetme özgürlüğünü ne kadar az kullanırsa, kendi içinde ne kadar az kaynak bulursa, özne olarak kendini onaylamaya da o kadar az cesaret eder. Eğer bir kız çocuğu cesaretlendirilseydi, bir erkek çocukla aynı canlı coşkuyu, aynı merakı, aynı inisiyatifi, aynı uyumu gösterebilirdi. Bu ancak kız çocuğu erkeksi bir yetiştirme tarzıyla yetiştirildiğinde mümkün olur ve ancak bu şekilde kız çocuğu birçok sorundan kurtulmuş olur.”
Pasif, itaatkar ve yumuşak olarak görülen kadının toplumda erkek gibi özerk bir özne olabilmesi için ekstra bir çaba harcaması gerekir. Algılandığı haliyle kendini ifade etmesi, ortaya koyması, arzularını özgürce dile getirmesi ve deneyimleyebilmesi bir erkeğe göre çok daha zordur. Her kadının kendi yaşam deneyimleri vardır, ancak toplumdaki baskı, dışlama ve "ötekilik" yine her kişinin kendi yaşam koşullarından etkilenmekle birlikte, her kadının deneyimlediği bir durumdur. Beauvoir (1949) böyle bir toplumda yetişmiş bir kadının kendi arzularının kendinin bile farkında olmadığını dile getirir.
Kadının nesneleşmesinde toplumun rolünü sorguladıktan sonra Beauvoir (1949) İkinci Cinsiyet’te kadının bu pozisyonunda biyolojnin rolü olup olmadığını da merak eder. Kadın ve erkek cinselliğinin biyolojik açıdan farklı yanlarını ele alarak erkek ve kadın bedeni arasındaki asimetriyi sıkça vurgular. Erkek doğası gereği ayrıcalıklıdır, fiziksel güce sahiptir ve bu sayede kendini dünyaya özgürce açabilir. Kadın ise değişken bir bedenle donatılmış ve dünyaya kapalı bir durumda kalmıştır. Beauvoir’e göre biyolojik yapı, dünyanın algılanma şekli ve aynı zamanda dünya içinde var olma tarzı açısından çok büyük bir öneme sahiptir. En basitinden biyolojik bir gerçeklik olarak çocuk doğurabilen yalnızca kadınlardır ve bu bile başlı başına onları nesneleştirir. Başka bir deyişle Beauvoir kadın bedeninin edilgenliğinin sadece toplumun değil, aynı zamanda biyolojinin de bir ürünü olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Beauvoir’in kadın bedenini değersizleştirdiğini ve kadını biyolojik gerçekliği kullanarak aşağıladığını düşünenler de vardır (Doney, 2011). Kadın bedeninin nesneleştirilmesini eleştirirken, bizzat kendisinin bu nesneleştirmeyi yaptığını söylerler. Buna karşılık Beauvoir yalnızca toplumsal ve biyolojik bir gerçeği ortaya koyduğunu söyler. Ona göre kadının biyolojik koşulları toplum tarafından nesne haline getirilmiştir. Biyolojik gerçekler vardır evet, fakat bu gerçeklerin illa da kadını nesneleştirmeyle sonuçlanması gerekmediğini söyler. Kadının kendi bedeni planlarını ve arzularını gerçekleştirmeyi zorlaştırsa da; nesneleştirilmeye karşı kadının kendi canlı bedenini ortaya koyarak harekete geçmesini ve kendini "dünyaya" açması gerektiğini söyler.
Simone de Beauvoir, bu sosyal bölünmenin siyah-beyaz taraflarını sivriltmeye çalışmamıştır. Erkeğin fiziksel aktifliğini yüceltirken, kadın vücudunun pasifliğinden şikayet etmez. Bedenselliğin kendi için beden ve diğerleri için beden olarak iki varoluşsal boyuta bölünmesinin ve cinsiyetler arasında paylaştırılmasının Sartre’ın kavramlarıyla bir "kötü inanç" belirtisi olduğunu söyler. Özellikle bu kötü inanç bir insanın özgür bir birey olması yönünde kaderine meydan okumaktadır: erkeklerin elinden nesneliğini, kadınların elinden ise özneliğini alarak.
Beauvoir'a göre bir kadın, vücudunun öznelliğini gösterme hakkına sahip özgür bir insandır. Her cinsiyetin bedeninin öznelliğini kendi seçtiği yolla ifade edebilmesi gerektiğini savunur. Erkek ve kadının fiziksel yapısından kaynaklanan nesnel farklılıklar, toplumda var olan hiyerarşik yapının bir açıklaması olamaz. Kadının fiziksel olarak daha zayıf olduğu gerçeği onu daha aşağı yapmaz. Yani biyoloji cinsiyeti açıklamaz.
"Biyolojik farklılıklar son derece önemlidir. Biyolojinin kadın tarihinde, kadının bulunduğu konum açısından çok belirleyici bir yeri vardır. Ancak cinsiyetler arası bir hiyerarşi oluşturmak için yetersizdirler; kadının “Öteki” olarak görülmesinin nedenini ve onu sonsuza dek bu alt rolde kalmaya mahkum edemezler.” (Beauvoir, 1945, s.32-33)
Beauvoir (1949) insanın zaman zaman hem nesne hem özne pozisyonunda olabilmesi ve ikisinden de keyif alabilmesi gerektiğini söyler. Ancak burada olan erkeğin aşırı özneleştirilip, kadının da aşırı nesneleştirilmesidir ve nesneleşen kadın bedeninin sesinin yükselmesi hiç de garip değildir. Fakat bu demek değildir ki kadın bu pozisyonda kalmaya mahkumdur. Kadının kendisini bu pozisyonda kalmaya mahkum olarak görmesi ancak bir kötü inanç olabilir. Beauvoir’e göre iyileşmeye yol açacak olan şey kadının özgür ve özerk bir birey olarak toplumda var olmaya mücadele etmesi ve özne pozisyonunu geri kazanmasıdır.
"Eğer her birey birbirini özgürce tanır, birbirine eşzamanlı ve karşılıklı olarak nesne ve özne olma imkanı tanırsa bu çatışmanın üstesinden gelmek mümkündür. Fakat gerçekte bu özgür varlıkların tanınmasına izin veren dostluk ve cömertlik, kolay erdemler değildir; bu erdemler insanlığın en büyük başarısıdır ve bu başarı sayesinde insan gerçek doğasını bulur." (Beauvoir, 1945, s.140)
Kaynakça:
Beauvoir de S. (1949). The Second Sex. Vintage Books, New York
Doney, T. (2011). Freedom And The Body: Sartre And Beauvoır On Embodıed Conscıousness.
Tiukało, A. (2012). The Notion of the Body and Sex in Simone de Beauvoirs Philosophy. Human Movement, 13(1). doi:10.2478/v10038-012-0008-3
Bugün terapi odasında cinsel bir alan nasıl var olabilir bundan bahsedeceğim, ama buraya gelmeden önce biraz daha baştan başlamak istiyorum. Ve cinsellik denince ilk akla gelenlerden bedene biraz bakalım istiyorum önce. Psikoterapide beden üzerine daha az konuştuğumuz, görece ihmal edilen alanlardan biri. Birçok terapi ekolüne baktığımızda en çok odaklanılan alanlar düşünceler, bilişler, geçmiş anılar gibi daha çok zihin dünyasına dair şeyler. Öte yandan Varoluşçu felsefe ve elbette varoluşçu terapide bedenin oldukça büyük ve önemli bir yeri var. Bu yer Varoluşçu düşüncenin ortaya çıktığı zamanlardan günümüze kadar da önemini koruyor aslında. Varoluşçu felsefe, beden ve zihnin pek birbirine karıştırılmadığı, sanki birbirlerinden bağımsız iki ayrı şeylermişçesine ele alındığı bir dönemde “beden ve zihin ayrılmaz bir bütündür” diyor. Bu ses yükselene kadar beden ve zihin birbirinden bağımsız iki ayrı olgu gibi ele alınıyordu ve hatta zihin daha kutsal bir yere yerleştiriliyordu. Dolayısıyla bedene bakmak, bedene dair düşünmek ve bedeni öncelemek başta felsefede olmak üzere felsefeden köklenen psikoterapi ekollerinde de görece sonradan gündeme gelen ve ihmal edilme riskiyle karşı karşıya kalan bir alan. Varoluşçuluk ise beden en az zihin kadar önemlidir ve bu ikisi arasında bir akış, bir denge tutturmak gerekir diyerek ta en başta bedene hak ettiği yeri veriyor. Nihayet insanı anlamanın ve fenomenolojik olarak incelemenin ancak ve ancak onu bölmeden, parçalamadan, bir bütün olarak ele almakla mümkün olduğuna inanan bir grup insan ortaya çıkıyor böylece. Ve bu bakış açısıyla Varoluşçu Terapi biz psikoterapistleri de insanı anlarken böyle bütünlüklü bakabildiğimiz bir yere davet ediyor. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki ne konuşuyorsak, konuştuklarımızı çok boyutlu ele almak, farklı katmanlarını incelemek bizim için önemli.
Varoluşçu psikoterapinin insana bütünlüklü bakan yapısını Varoluşçu filozoflardan Heidegger’in Dasein kavramı çok güzel anlatır. Daseinı kabaca insanın öznel dünyası olarak tanımlayabiliriz. Öznel dünyamızın çok katmanlı bir yapısı vardır. Fiziksel varoluşumuz, hayatımızdaki insanlar, sevdiğimiz-sevmediğimiz şeyler, değerlerimiz bunların hepsi ve çok daha fazlası Daseinımızı oluşturur. Heidegger ortaya attığı bu çok katmanlı kavramla insanı parçalara ayıran bakış açısına karşı çıkar. İnsan şu veya bu şekilde tanımlanmaktan çok daha fazlasıdır der. Tabii ki fiziksel varoluşumuz ve bedenlerimiz de Daseinımızın önemli bir parçasıdır. Hatta bizzat fiziksel varlığımız, bedenimiz aracılığıyla dünyada var oluruz. Bedenimiz aracılığı ile dünyayı algılarız, dünyaya uzanırız, deneyimleriz, ilişki kurarız. Örneğin bir bardak su içmeyi, elimizde bir şeyi tutup incelemeyi, yürüyerek bir yere gitmeyi, bir insana bakmayı, onunla konuşmayı, ona dokunmayı, ilişki gerektiren her türlü teması bedenlerimizle yaparız. Aynı şu an olduğu gibi, konuşuyorum ve bedenimin en azından bir kısmıyla karşınızdayım ve burada ortak bir alanı paylaşarak, belki bir ilişki kuruyoruz, bu her ne kadar tek yönlü olsa da. Bunun bir adım ötesine gidersek, yani dünyaya uzandığımız bir yere gidersek, insanın bedeni yoluyla inşa ettiği ilişkiselliğine varmış oluruz ve ilişkiselliğimiz de aynı şekilde Daseinın bir parçasıdır. İnsanlarla, etrafımızdaki şeylerle ilişkilenmek hayata devam edebilmemizin en temel koşullarından biridir. Bedenlerimiz dünyaya açılmamızın bir aracı olduğu için, tam da bu nedenle, dünyadaki her şeyle ilişki kurmamız da bedenlerimiz vasıtasıyla olur. Cinsellik dediğimiz de aslında tam böyle bir alanda var olur: bedenlerimiz yoluyla uzandığımız, ilişki kurduğumuz, gerçekten temas ettiğimiz, dokunduğumuz ve birbirimizde karşılıklı bir yankı bulduğumuz bir alanda.
Burada cinselliğin de varoluşçu bir tanımını yapsam iyi olacak muhtemelen. Çünkü cinsellik deyince genellikle aklımıza cinselliğin fiziksel boyutu olan seks geliyor. Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde Varoluşçuluk cinselliği de salt seks olarak ele almaz. Tabii ki oldukça önemli bir kısmı seks olmakla birlikte cinsellik bundan çok daha fazlasıdır. Cinselliği salt seks ile ilişkili davranışlardan ibaret düşünürsek anlamını çok daraltmış oluruz. Bu aynı insanı beden ve zihin olarak iki parçaya bölmeye benzer. Psikoterapi ve insanın makbul olan özelliklerinin zihinsel alana hapsedilmesi gibi, cinsellik de bugünün dünyasında fiziksel bir alana hapsedilmiştir. Ve elbette cinselliği de yalnızca fiziksel dünyadan ibaret olarak düşünmek bizi yine insanı anlamaktan çok uzaklara götürür. Cinselliği düşünürken ve konuşurken de fiziksel olanın ötesine uzanıp bütünlüklü ve çok boyutlu bir yere varmamız bizi çok daha kapsamlı bir yere ulaştırır diye inanıyorum.
Peki cinsellik başka neyle ilgilidir? Eminim ki cinsellik deyince hepimizde farklı farklı çağrışımlar oluşuyor. Ben cinsellik deyince benim zihnimde canlanan çağrışımlardan bahsedeceğim. Cinsellik kelimesinin bana çağrıştırdıkları arzu, tutku, coşku, canlılık gibi şeyler. Aslında cinsellik nereye uzanır, neyle alakalıdır diye düşünürken zihnimizde çağrıştırdığı anlamları takip etmemiz güzel bir yol gösterici olacak bence. Cinsellik arzularımızın peşinden gitmek, tutku duymak, merak etmek, canlılık hissettiğimiz yerlerde olmak demek, varoluşçu anlamda. Hem kendimizle, hem bir başkasıyla, hem de dünyayla tutkuyla ilişkilendiğimiz; canlılığı ve anlamı bulduğumuz her yerde cinsellik vardır diyebiliriz. Cinsellik arzumuzun ve merakımızın bizi yönlendirdiği alanlarda ortaya çıkar. Tersten düşünürsek -mış gibi yapmak, hayatla arzusuz ve meraksız bir yerden ilişkilenmek, kendimizle teması koparmak ve bunun sonucunda canlılıktan uzak bir yaşam hayatımızdaki cinsel alanın da yok olmasıyla sonuçlanır. Belki bu noktada bir örnek olarak bu konferansı verebilirim. Bugün bir sürü insan toplandık ve buradayız. Acaba neden buradayız? Her birimizin burada olma sebebi farklı. Bu sebeplere baktığımızda, burada olmamız bizi kendimizle alakalı daha cinsel ve canlı bir yerle mi buluşturuyor yoksa daha canlılıktan uzak bir yere mi götürüyor? Merak ettiğimiz bir yerden mi dinliyoruz bugün burada konuşulanları yoksa daha farklı bir yerde miyiz?
Aslında gün içerisinde yaptığımız küçük bir eylem bile, yapma motivasyonumuza göre bizi cinsel bir alanla buluşturabilir veya tam tersi cinsel alandan uzaklaştırabilir. Aynı bugün neden buradayız sorusunun cevabı gibi. Kişinin arzusunu takip etmesi ona canlılık ve doyum getirirken; merakından, arzusundan ve cinsel alanından kopmasının bedeli ise ağır olabilir. Çünkü aslında bu yalnızca kişinin cinsel alanını kaybetmesi değildir. Cinsel alanın kaybı bir neden değil, sonuçtur. Ve bu sonuç kişinin kendisiyle arasındaki mesafenin büyüklüğünü ifade eder. Gitmeye niyet ettiği, arzuladığı, onu heyecanlandıran yollarla bağlantısının zayıfladığını gösterir ve böyle bir yer insanın canlılıktan uzak bir yere varmasına sebep olur.
Peki bütün bunların terapi odası, terapist ve danışan ile nasıl bir ilişkisi var? Cinselliğin kendimizi bedenlerimiz aracılığıyla dünyaya ve başkalarına yansıtmanın temel yolu olduğundan bahsettim. Ve aslında bu özelliğiyle bütün insan ilişkilerinin temelini oluşturur (Sartre). Varoluşçu filozof M. Ponty’e göre cinsellik atmosfer gibi her daim vardır; bir koku veya ses gibi etrafa yayılır. Dolayısıyla psikoterapi gibi iki kişinin karşılaştığı ve umarız ki bir ilişki kurduğu özel bir alanın cinsel anlamlardan yoksun olması mümkün değildir. Burada cinsel anlamlardan kastettiğim elbette fiziksel dünyayı da kapsayarak çok daha ötesine uzanan varoluşçu bir cinsellik. Tam bu noktada aklıma şu sorular gelmeye başlıyor. Psikoterapi odasında bir terapist ve bir danışanın belirli zaman aralıklarında buluşması orayı cinsel bir alan haline getirmek için yeterli midir? Eğer bu yeterli değilse, psikoterapi odası nasıl cinsel bir alan olabilir veya bir psikoterapi odasını cinsel bir alan olmaktan uzaklaştıran şeyler nelerdir?
Terapi sürecinin başlangıç anını bir gözümüzün önüne getirelim istiyorum önce. Her karşılaşmada olduğu gibi, terapi odasında terapist ve danışanın ilk karşılaşması fiziksel bir dünya üzerinden olur. Önce birbirlerinin seslerini duydukları bir telefon konuşması yaparlar örneğin, sonra da bedenleri ile ortak bir alanda buluşurlar. Danışan odaya girer, terapistlere selamlaşırlar ve yerlerine otururlar. Devam eden süreç boyunca da terapist ve danışan bedenleriyle “orada olmaya” devam ederler. Danışan terapistle ilk karşılaşmasında onun dış görünüşü, bedeni, odadaki hali üzerinden bir izlenim edinir; terapist de aynı şekilde danışanın odaya gelişi, fiziksel görünüşü, odadaki varoluşu üzerinden çeşitli varsayımlarda bulunur. Fiziksel alanda olan ilk karşılaşma, söz ile devam eder ve terapist- danışan ilişkisel bir alanda buluşmaya başlar. Danışan terapistine öyküsünü anlatmaya başlar, terapisti onu merakla dinler. Danışan daseinını fiziksel varlığı ve sözleri aracılığıyla odaya getirir, terapist ve danışan birbirlerinin daseinlerının bir parçası haline gelirler. Bütün bunlar dilimden dökülürken buranın ne kadar ahenkli bir yere dönüşebileceğini düşünüyorum ve adeta bir dans gibi canlanıyor benim zihnimde.
Peki böyle bir ilişkiyi, bu alanı cinsel bir alan haline getiren nedir? Bu sorunun cevabını odada olan iki kişinin yani terapist ve danışanın odada nasıl var olduklarında bulabiliriz ancak çünkü orada ilişkiyi oluşturan iki kişi terapist ve danışan. Cinsel bir alanda buluşabilmenin en temel koşulu terapi odasında gerçek bir karşılaşma yaşamak olsa gerek. Bu noktada Binswanger’in terapi odasında gerçek bir karşılaşma olabilmesi için neyin önemli olduğundan bahsettiği sözleriyle devam edeceğim. Binswanger bu gerçek karşılaşma için terapistin mevcudiyetinin yani “orada/hazır olmasının” kritik öneminden bahseder. Bu öyle bir “orada olmak” öyle bir “hazır olmaktır” ki terapi sürecinin, danışanın, geleceğin ne getireceğine dair bütün bilinmezliğe, bütün belirsizliğe rağmen orada, hazır olarak bekleme halini anlatır. Bütün bu bilinmezliğe rağmen terapistin danışanın getirdiği şeyle kalmaya ve hatta yalnızca kalmakla kalmayıp danışanın getirdiği her neyse ona merakla dalmaya istekliliği ve arzusundan bahseder.
Binswanger’in bahsettiği hazır olma hali seans odasında cinsel bir alan oluşması için azımsanamayacak kadar önemli bana kalırsa. Çünkü bu hal iki kişinin birbiriyle ve bu birbiri ile buluşma halinde de kendileriyle karşılaşmaya hazır olmalarını anlatıyor. Hazır olma haline bakarken terapistin ne motivasyonla terapist koltuğunda oturduğu epey önemli. Öncelikle terapist neden bu mesleği yapıyor? Mesleğine karşı bir arzu ve merak duyuyor mu? Sonra terapistin, karşısına gelen danışanına dair merakı var mı, bu merakı canlı tutabiliyor mu, danışanın anlattıklarını dinlemeye hevesli mi? Danışanına eşlik etmek için mi orada yoksa kendi zihninde olan bir takım teorileri doğrulamak veya öğrendiği bir takım şeyleri uygulamak için mi orada? Danışanın anlattıklarını duymaya ne kadar açık? Danışanı da aynı kendisi gibi insani/varoluşsal meselelerden dolayı acı çeken başka bir insan olarak mı görüyor yoksa ondan daha iyi bildiğini varsayıp tavsiyeler/nasihatler verebileceği birisi gibi mi? Danışanı yaşadığı insani koşullardan dolayı yargılıyor mu, yoksa hissettiği ve yaşadığı her şeyde zaman zaman zorlansa da onunla orada kalmaya dair çabasını sürdürüyor mu?
Karşı koltuğa geçtiğimizde ise yine benzer sorular gündeme geliyor. Danışanı terapiye getiren ne? Kendisini merak ediyor mu, daha yakından görmeye, böyle bir yolcuğa çıkmaya hevesli mi? Birisi terapiye gitmesini önerdiği için mi orada yoksa terapide olmaya dair kendi arzusuna bir yer açabiliyor mu? Veya hakikaten bir sebeple gelmiş olsa bile merakını canlı tutabiliyor mu? Terapiyi bozuk olan bir şeyleri tamir etmek için kullanacağı bir araç olarak mı görüyor yoksa kendini keşfedeceği, çatışmalarını, ikilemlerini, insan olma hallerini göreceği bir yolculuk olarak mı? Terapisti konumlandırdığı yer ona cevaplar veren, tanılar koyan, neler yapacağını söylemesini istediği bir yer mi yoksa terapistin de onun kadar anlamaya çalışan ve merak eden bir yerde olduğunu görebiliyor mu?
Elbette hem terapist hem danışan olarak terapide varmak istediğimiz bir yerler, elde etmek istediğimiz sonuçlar var, orada bazı beklentilerle oturuyoruz, bu çok doğal. Gerçekçi olalım, aksi takdirde yaptığımız şey terapi olmazdı. Belki bu noktada Varoluşçu terapi neyi amaçlıyor? sorusunu sormak iyi olur. Varoluşçu terapi kişinin geniş bir özgürlük alanı olduğunu söyler. Ve bu geniş özgürlük alanının farkında olarak, sınırlarını ve sorumluluklarını kabul ederek belirli seçimler yapması yoluyla, doygun ve canlı bir hayat yaşamasını sağlamayı amaçlar. Bunu ise terapide kişinin kendini yakından tanıması, daseinını olduğu gibi çok boyutlu ve bütünlüklü bir yerden görebilmesi ve kendisi ile arasındaki mesafeyi olabildiğince kapatması yoluyla yapar. Aslında varmak istenilen yer danışanın hayatının birçok noktasında arzularını görmesi, sınırlılıklarının ve ikilemlerinin farkında olması, neticesinde ise cinsellik ve canlılıkla buluştuğu yerlerin çoğalmasıdır. Bunun yolu ise herkes için bambaşkadır! Çünkü terapi ve elbette insan her seferinde aynı sonucu veren bir matematik işlemi veya seri üretim yapıp her seferinde aynı şeyi üreten bir makine değildir.
Varoluşçu terapist Emmy van Deurzen terapide amacının birlikte çalıştığı insanlarla, onların üzüntü ve sıkıntılarında boğulmadan, önceden belirlenmiş bir çerçevenin güvenliğinde, derinden ve içten bir ilişki kurabilmek olduğunu söyler. Terapi bu amaç doğrultusunda ilerlediğinde kurulan güvenli ilişkisel alanda, kişinin en derin arzularını, en büyük korkularını, yapmak isteyip de cesaret edemediklerini, istemediğinin farkında bile olmadan taşımaya devam ettiklerini gördüğü bir alan haline gelir. Danışan terapistinin karşısında serbestçe konuşmaya başladıkça anbean kendisiyle karşılaşır. Bu yalnızca danışanın kendisiyle karşılaştığı bir yolculuk değildir, aynı zamanda terapistin de kendisiyle karşılaştığı bir yolculuktur. Ve elbette kurulan ilişki içerisinde birbirleriyle karşılaşırlar. Bu hali yakalamak her iki taraf için de bir macera ruhu ve insan varoluşunun getirdiği tüm zorluklarla yüzleşmeye hazır olmayı gerektirir. Hem merak dolu, hem de kalmaya cesaret gerektiren bir yolculuk…
Bir amacı olmasına rağmen; terapistin “bilmeyen” pozisyonunda kalabilmesi, dikte etmemesi, eşlik etmesi, merak duyması, “doğru yaşamın” herkes için bambaşka olduğunu kabul ederek terapist koltuğunda oturması önemlidir. Çünkü böyle bir yerde durmak demek, hakikaten de karşı tarafla karşılaşmaya hazır ve açık olmak, karşı tarafın özneliğini kabul etmek ve karşı taraftan etkilenme, onun da terapiste dokunabileceğini, terapisti dönüştürebileceğini, etkileyebileceğini peşin peşin kabul ederek yola çıkmak demektir. Terapist böyle açık, hazır ve karşılayan bir yerden danışanın hikayesine bakarken, aslında danışanı bir yere davet etmektedir; danışan ile cinsel bir alanda buluşmaya. Ve ancak böyle bir halde terapist danışanın öznelliği ile karşılaşabilir.
Terapistin danışanın öznelliğini görebilmesi çok önemlidir, çünkü cinsel bir alan iki öznenin karşılaştığı alandır. Bu ise en temelde terapistin varsayımlarını paranteze almasıyla mümkün hale gelir. Karşılaşmanın bizde uyandırdığı bütün düşünce ve hislere rağmen danışanın gerçekten ne dediğini duymaya çalışmakla. Varsayımsız ve beklentisiz olmak mümkün değil elbette ancak varsayımlar ve beklentiler her yanımızı kapladığında ve onlarsız düşünemez, konuşamaz hale geldiğimizde yalnızca karşımızdakiyle olan cinsel alanı değil, kendimizle ilişkimizdeki cinsel alanı da yok etmiş oluyoruz. Katı köşeleri olan, neyin nasıl olması gerektiğini bildiğini iddia eden ve hem kendine, hem de karşısındakine nesne muamelesi yapan birisi. Kendimize veya bir başkasına nesne muamelesi yaptığımız anlar cinsel alandan en çok uzaklaştığımız anlardır. Çünkü birisini nesne haline getirmek demek ona dair kesin yargılara sahip olmak demektir ve o kişinin öznelliğini, dolayısıyla da o kişiyle yaşanma ihtimali olan gerçek karşılaşma anlarını öldürmek anlamına gelir.
Danışan terapiye nasıl gelirse gelsin özne olarak karşılandığı, açık, hazır ve dolayısıyla cinsel alana davet eden bir terapistle karşılaşması en öncelikle terapistin sorumluluğundadır. Peki danışan bu daveti kabul edecek midir? Bilmiyoruz. Ancak bu davete karşılık veren danışan için terapi odası serbestçe dolaşabildiği bir keşif ve oyun alanına dönüşür. Dilediği gibi hayallerini ve fantezilerini getirdiği, oynadığı bu oyun alanının ise terapist üzerinde bir etkisi olduğunu gözlemlediği bir alan.
Birisiyle paylaşmanın ve sesli düşünmenin zaman zaman zor olduğu arzularını, korkularını, insan olma hallerini söze döktüğü; bunu yapmaya dair isteğini ve merakını canlı tuttuğu üç boyutlu, cinsel ve canlı bir alan. Üstelik bunları tek başına değil, gösterdiklerini merak eden, anlattıklarını duymak isteyen bir terapist eşliğinde, kendisini açma ve gösterme halinin onaylandığını ve kabul gördüğünü hissettiği bir ortamda yapar. Böyle bir atmosferde bazen güvenle, tüm şeffaflığıyla kendini ortaya koyar danışan, en mahrem, en gizli hallerini getirir odaya; bazen de o kadar şeffaf olmak zordur ve bazı parçalarını göstermekten utanır. Bu haller bedendeki yankılarıyla da odadadırlar aynı zamanda. Zaman içerisinde, acele etmeden, danışanın kendisini getirdiği hızda tüm bunlar söze dökülerek anlam bulur. Kimi insan için böyle bir alanda var olmak hayatında ilk defa deneyimlediği bir şeydir, kimisi için bir yerlerden tanıdık olan ama belki pek de içine dalmadığı, kimisi içinse belki zaten içinde olduğu ama daha çok keşfetmek istediği bir yer. Her ne olursa olsun bu alanın içinde kalmaya devam etmek bu deneyimi genişletir. Dolayısıyla danışan hem kendi arzularını, canlı taraflarını görüp kendisiyle ilişkisinde cinsel bir alan açar, hem de bu hallerin birisinde yarattığı yankıyı görme fırsatı bulduğu ilişkisel bir alanda büyük bir keşif şansı edinir.
Elbette böyle bütünlüklü ve üç boyutlu bir alan yalnızca danışanın canlı ve cinsel yönleriyle, arzuları ve tutkularıyla değil; ölü yanlarıyla, yapmak zorunda olduklarıyla, sınırlarıyla ve yapamayacaklarıyla da karşılaştığı bir alandır. İnsan olma hallerinde arzulu, tutkulu ve canlı anlar olduğu kadar sıkıcı, sıradan ve ölü anlar da vardır. Hayat bu ikisi arasında salındığımız ve denge bulmaya çalıştığımız bir yerdir. Terapi danışana içeri girdiğinde rahatça oynayabileceği, canlı ve cinsel bir oyun alanı sunarken; aynı zamanda, her hafta aynı gün ve aynı saatte orada olmasını beklediği, ne kadar istese de süresini uzatıp kısaltamadığı, terapisti ne kadar merak ederse etsin terapistin kendisini açmadığı ve terapist ile ilişkisinin yalnızca belirli bir boyutta kalabildiği bir yerde tutar. Ve bu sınırları çok net bir alandır. Danışan oyun alanının içinde serbestçe oynamayı ve hayal etmeyi deneyimlerken; bir yandan da kendi ve ötekinin sınırlarını tanıyarak eyleme dökebildiği alanların sınırlarını, bazen de yas tutması gerektiğini, canlı kalabilmek için ölü olanla da temasını koparmaması gerektiğini deneyimler. Terapi odasında bunu deneyimlemeye başlayan danışan, zaman içerisinde hayatla da böyle bir yerden ilişkilenmeye başladığında daha üç boyutlu, bütünlüklü ve gerçek bir yere varır. Terapi odası cinsel bir alana dönüştüğünde; orada beslenen, genişleyen cinsel ve canlı alanlarla temas hali; gerçek hayatta kişinin arzularını fark ettiği, canlılıkla daha çok temas ettiği, bunların izini sürerek ise dolu dolu bir hayat inşaa ettiği bir alana dönüşür. Terapi odası işte böyle bir yer olduğunda bedenlerimiz ve ötesiyle, cinsel olarak var olduğumuz canlı ve gerçek bir yer olur, umarız.
Psikoterapi nedir?
Psikoterapi konuşmaya dayalı bir terapi yöntemidir. Konuşma terapisinde kişinin ruhsal süreçleri terapist ve danışan ikilisinin işbirliğinde incelenir; psikolojik zorlanma ve şikayetleri ele alınır; kişi hayatında keşfetmek, değiştirmek istediklerine dayalı bir çözümleme sürecinin içine girer. Terapi, çerçeve olarak adlandırılan belirli bir yapı içerisinde gerçekleşir. Buna terapinin nasıl bir yöntemle ilerleyeceği, ne kadar sıklıkta görüşüleceği, terapinin ne kadar süreceği gibi detaylar dahildir. Çerçevenin yapısı terapistin çalışma şekline göre değişiklik gösterebilir; ancak her terapist uyması gereken değişmez etik kurallara tabiidir.
Terapiye kimler gelir?
Terapiye başlamanın pek çok sebebi olabilir. Kişinin yaşadığı ruhsal zorluklar bu sebeplerden bir tanesidir. Bunun dışında kişinin kendini daha yakından tanıma isteği, yaşadığı ilişkisel zorluklar, hayatında tekrar eden ve rahatsızlık veren örüntüleri fark etmesi, geçmiş deneyimler üzerine çalışma niyeti, hayatını istediği yönde değiştirme arzusu gibi pek çok sebep terapiye başlamak için önemlidir. Psikoterapi farklı yaş gruplarına, bireysel ve grup terapi şeklinde uygulanabilir. Çocuk ve ergenler, yetişkinler, çiftler yukarıda bahsedilen çeşitli sebeplerle terapiye başvurabilirler. Navia Psikoloji olarak merkezimizde ergen ve yetişkin bireylere psikoterapi hizmeti verilir. Bununla birlikte, grup terapi çalışmaları yapılır.
Terapiden ne beklemeliyim & Terapide beni ne bekler?
Psikoterapi kişiye özel, biricik bir süreçtir. Bu nedenle terapiden beklenenlerin de kişiye özgü olması kaçınılmazdır. Süreçten beklenenler hakkında seanslarda konuşulması ve beklentilerin anlaşılması önemli bir gündem maddesidir. Her ne kadar beklentiler kişiye özgü olsa da, terapide sıklıkla rastlanan beklentilerden bazıları;
olarak sıralanabilir.
Terapinin belirli bir ritimde gerçekleştirilmesi önemlidir. Navia Psikoloji’de seansları düzenli aralıklarla, uzun dönemli ve ucu açık olarak gerçekleştiririz. Seanslarda danışanların zihninden geçenleri olabildiğince serbest bir şekilde terapistleriyle paylaşmaları beklenir.
Terapist ve danışanın yapacağı ilk değerlendirme seansı tüm bunların konuşulacağı seanstır. Bazı durumlarda bu değerlendirme birden fazla seans sürebilir. Değerlendirme seanslarında danışan beklentilerinden bahseder, terapist çalışma şeklini açıklar. Bunun neticesinde, terapist ve danışan birlikte çalışmaya karar verdiğinde süreç başlar.
Psikoterapi nasıl çalışır?
- Uygulama
Psikoterapinin merkezinde danışan ile terapist arasında güvene dayalı ilişki bulunur. Terapist, yargılamadan dinleyen, güvenli bir alan sunan ve sürece rehberlik eden bir roldedir. Terapide birey düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını daha yakından inceleyerek kendine dair içgörü kazanmaya başlar. Çoğu zaman, kişinin bilinçli olarak farkında olmadığı süreçler ve geçmiş deneyimlerin bugünkü yaşantıya etkileri fark edilir.
Psikoterapide kullanılan yöntemler terapi türüne göre değişir. Bazı yaklaşımlar konuşmaya, bazıları bedensel farkındalığa, bazıları ise yaratıcı süreçlere (sanat, oyun, hayal gücü vb.) odaklanır. Kişinin ihtiyaçları ve beklentilerine göre çalışma bireysel terapi, grup terapi, çift ve aile terapisi gibi çeşitli şekillerde gerçekleşebilir.
- Sıklık
Psikoterapinin süresi, sıklığı ve zamanlaması; bireyin ihtiyaçlarına, kullanılan terapi yaklaşımına ve hedeflerine göre değişir. Ancak, Navia Psikoloji olarak anlamlı bir süreç için görüşmelerin düzenli olmasını ve haftada en az bir seans yapılmasını öneririz. Daha derinlemesine bir çalışma için haftada birden fazla seans da yapılabilir.
- Süre
Seans süresi terapistin çalışma şekline, birey ve gruplarla çalışmak gibi birçok faktöre göre değişkenlik gösterebilir. Seansların haftanın hangi gün ve saatinde yapılacağı terapist ve danışanın uygun zamanlarına göre ortaklaşa belirlenir. Seanslar zamanında başlar ve zamanında biter. Geç gelinmesi durumunda, seans önceden belirlenmiş bitiş saatinde sonlanır.
Terapi uygulamaları, ekoller neye göre değişir?
Psikoterapinin insan ruh sağlığı üzerindeki faydalarının keşfedilmesinden bu yana yıllar içerisinde çeşitli yöntemler (ekoller) doğmuştur. Bu yöntemler iyileşme sürecinin nasıl gerçekleşeceği açısından temelde amaç, yöntem, terapinin sıklığı, süresi gibi çeşitli açılardan farklılıklar gösterebilir. Navia Psikoloji’de her terapist uzmanlaştığı ekol ve çerçeve içerisinde çalışmalarını sürdürür.
Zamanımızda en yaygın kullanılan başlıca ekoller Psikanalitik / Psikodinamik Psikoterapi, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Varoluşçu Psikoterapi, Somatik Deneyimleme, EMDR, Şema Terapi vs. olarak sıralanabilir. Kimi ekoller derinlemesine çalışmayı içeren, açık uçlu süreli ve bilinçdışı gibi dinamikleri barındırırken; kimileri ise semptom ve şikayet odaklı, kısa dönemli terapilerdir. Navia Psikoloji’de biz derinlemesine çalışmayı içeren, uzun dönemli ve açık uçlu bir çalışma şeklini benimsemekteyiz.
Terapide mahremiyet ve gizlilik nedir?
Terapide mahremiyet, danışan ile terapist arasındaki görüşmelerin gizli tutulmasını ve danışanın paylaştığı bilgilerin korunmasını ifade eder. Bu, terapötik ilişkinin temel taşlarından biridir ve terapinin çalışması için gerekli olan en kritik kavramlardan biri olan güvenin oluşmasına katkıda bulunur. Çalışmanın gizliliğini korumak terapistin tabii olduğu en önemli etik kurallardan birisidir.
Psikoterapi ne kadar sürer & Ne zaman sonlanır?
Terapinin ne kadar süreceği birçok etkene bağlıdır. Bunlardan birisi, terapistin çalışma çerçevesi ve şeklidir Bazı çalışmalar kısa dönemli, semptom odaklı ve yapılandırılmıştır. Bazıları ise, uzun dönemli, derinlemesine çalışan ve ucu açık süreçlerdir. Bir diğer etken ise, danışanın terapiye devam etme arzusudur. Süreç ancak danışan kendi ile çalışmaya istekli olduğu müddetçe devam edebilir.
Terapinin ne zaman sonlanacağına dair genel bir bilgi vermek mümkün değildir. Her terapi süreci biricik olduğu gibi her terapinin sonlanışı da biriciktir. Bu, sürecin dinamiklerine bağlı olarak her danışan için değişkenlik gösterir. Çalışmanın sonuna gelindiğinde terapist ve danışan ortaklaşa bir bitişe karar verirler. Burada önemli olan nokta, bitişin de sürecin diğer parçaları gibi terapist ve danışan ikilisi tarafından birlikte ele alınarak değerlendirilmesidir. Sonun konuşulabilir olması çalışmanın bütünü için kritiktir. Bunlara ek olarak, danışan terapiyi sonlandırmak istediği noktada bunu yapabilir. Şayet danışan süreci bitirmek isterse, terapisti ile bunu paylaşarak bir veda süreci planlanır.
Teşekkürler!
Aboneliğiniz başarıyla tamamlandı.